VAMPİRLER
Son yıllarda Vampir
kavramı Amerika'ya kadar yayılmıştır. Özellikle New Orleans çoğu zaman bu nedenden
dolayı Amerikalıdan çok Avrupalı gibi görülebilmektedir. Anne Rice'ın Lestat'ı
ve diğer filmlerdeki vampirler yada vampirle Görüşmenin verdiği vampirler
hakkındaki bilgiler Kont Dracula'dan farklı değildir. Örneğin vampirler aynı
şekilde bilgilidir, kültürlüdür, şıktır ve aynı zamanda canavar ruhludur.
Vampir efsanesi ilk uygarlıklardan olan Asur ve
Babillilere kadar dayanmaktadır.
Asıl vampir bugün bildiğimiz kültürlü nazik Avrupalı aristokratlardan değildi. Vampir başlangıçta sadece bir canavardı!
Asıl vampir bugün bildiğimiz kültürlü nazik Avrupalı aristokratlardan değildi. Vampir başlangıçta sadece bir canavardı!
Vampir kültürü Babil'den kalan örneklere dayanır ve yüzyıllar
boyunca değişimini inceleyen kapsamlı folklorik tarihsel araştırmalara konu
teşkil eder. Kan emme ve öldükten sonra dirilme efsaneleri Orta Çağ’da yayıldı.
1200'lerde İngiltere'de Galli bir din adamı olan Walter Map bir vampirin bütün
bir köy ahalisinin kanlarını emmek suretiyle öldürdüğünü iddia etti. Map’ın
iddiasına göre köyde sağ kalan son kişi kılıcını çekip kana susamış cehennem
yaratığının kafasını ensesine kadar ikiye bölmüş ve tehlikeyi sona erdirmişti.
Vampir varlığına inanan bilim insanları vampirlerin
kendilerince belirlenen özelliklerini şöyle özetlemişlerdir ;
* Acıyı en az düzeyde hissederler.
*Vücutlarında özelliklede yüzlerinde çürüğe dayalı hafif çukurluklar ve
izler bulunur.
*Göz renkleri sürekli değişim içindedir ve iki göz asla aynı renkte
bulunmaz.
*Beklenmedik zamanda, fark edemeyeceğiniz kadar hızlı ve bir o kadarda
güçlü tepkiler verebilirler.
*Gün ışığından etkilenmezler.
*Düşünce okuyabilirler bu nedenle onlara karşı koymak imkânsız gibidir.
* Zekalarını ve güçlerini asla bir kitlenin anlayacağı bir şekilde
dışarıya vurmazlar.
*Bahsedildiği gibi köpek dişleri ilgi çekici büyüklükte değildir.
Orta çağ boyunca kilise vampirlere olan inancın doğruluğunu
kabul etti ve vampirizmi yalnız başına sona erdirmek için gereken yetiyi
kazandı.Bu durum giderek güçlenecek ve 2 yüzyıl sonra 1489’da bir dönüm noktası
olan “Malleus Maleficarum”adındaki kitap ortaya çıkacaktı. Bu aslında cadıların
zulmünü anlatan bir kitap olarak tasarlanmış olmasına rağmen aynı şekilde kötü
kalpli vampirler içinde uygulanmış olabilir. Ne yazık ki bir çok cahil insan
yazılanlar nedeniyle boş yere işkence görmüş ve hiçbir iyi neden olmadan idam
edilmişti. Bu kitap İngilizce’de “The Hammer Against Witches” olarak biliniyor
ve sözde şeytanla işbirliği içindekileri tanımak, zulümlerinden korunmak için
yol gösteriyordu.
Tarihçiler vampir kelimesinin Sırpça, Lehçe ya da Türkçe’den türetildiğini öne sürer. Bu efsanenin ayyuka çıktığı ve vampir avlarının düzenlendiği 1730'lu yıllarda Aydınlanmanın ünlü filozofu Voltaire konuya şöyle bir yorum getirir: “Gerçek kan emiciler mezarlarda değil, aramızda. Borsa spekülatörleri, tüccarlar ve işadamları halkın kanını her gün emmekteler. Bunlar kesinlikle ölmüyor ama yaşarken çürüyor.” Karl Marx'ın konuya yaklaşımı ise şu şekildedir: “Sermaye ölü emektir. Ancak canlı emeğin emilmesi ile vampirlere özgü biçimde hayat bulur. Ne kadar emerse o kadar hayat bulur.”
1820'lerde bir eleştirmen “Vampiri olmayan tiyatro yok“ diye
veryansın etmiştir. Yazar Sheridan Lefanu‘nun 1872'de yazdığı “Carmilla” adlı
öyküyle vampirler, aralarına ilk kez bir kadını almışlar buradan da vamp
sözcüğünü türetmişlerdir.
İrlandalı yazar Bram Stoker, 1897’de yazdığı “Drakula” adlı
eserinde türün bütün mitlerini toparladı ve bu konudaki en iyi klasiği meydana
getirdi. Bu kitap vampir efsanesinin sinemaya da atlamasına neden oldu. Alman
dışavurumcu yönetmen Murnau, 1922’deki ünlü klasiği “Nosferatu” ile sinema
tarihindeki ilk vampir filmini çevirdi. 1930'lu yıllarda Hollywood’un en gözde
konularından biri vampirlerdi. Sinemanın en tanınmış vampir oyuncusu ise
Christopher Lee'ydi. Zaman içinde vampirler pusuya yatmış canavar görünümünden
kurtulup şık, baştan çıkartıcı, güzel yaratıklar haline geldi. Francis Ford
Coppola ise Bram Stoker’ın romanından yaptığı özgün uyarlama ile vampirlerin
hayatını bir trajedi olarak yorumladı. Stephenie Meyer'ın 2005 yılında yazmaya
başladığı Alacakaranlık roman serisi (ve 2008'de başlayan film uyarlamalarıyla)
vampirler canavarlıktan kahramanlığa terfi ettiler.
BİLİM AÇISINDAN VAMPİRLİK
Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarından kimya profesörü
Wayne Tikkanen’in yaptığı araştırmaya göre vampirliğin asıl sebebinin Porfiria
hastalığı olduğu tespit edilmiştir. 1700’lü yıllarda hastalık hakkında bilgisi
olmayan Avrupalılar, hastaları vampir olarak niteleyerek lanetlemekteydiler.
Bir çeşit kan zehirlenmesi olan Porfirya hastalığının ilerlemesiyle derinin
kızılötesi ışınlara karşı zayıfladığı ve bu nedenle karardığını açıklayan
Tikkanen, “Hastada anormal kıllanma görülür. Dudaklar kuruyup çekildiği için
dişler ortaya çıkar. Hasta çok acı çeker. Sonunda çıldırır.” diyerek hastalığı
açıklamıştır. Bu hastaların derilerinin hassaslığı nedeniyle sadece geceleri
çıkabildiklerini ve tedavi amacıylada hayvan kanı içtiklerini belirten Tikkanen
“Hikayelerde vampirlerin neden gece dışarı çıkıp kan içtiklerinin yanıtı işte
bu.” demiştir.
Orta çağda daha yaygın olan bir hastalığın daha bu inanışların
kaynağı olabileceği düşünülmektedir. Bu hastalıkta kişi uzun bir süreliğine
bayılır. Bilinci yerindedir ancak vücudunu kontrol edememektedir. Bir süre
sonra hasta, büyük ihtimalle bir tabutta, ayılır/uyanır. Bu hastalık nadir de
olsa günümüzde de görülmektedir. Discovery Channel'da bir kadın, üç defa morgda
uyandığını anlatmıştır.
TÜRKLERDE VAMPİR ANLAYIŞI
1884’te Budapeşte Üniversitesi öğretim üyelerinden ve
şarkiyat akademisinin kurucusu Profesör Arminius Vambery, özyaşamsal kitabı
“Arminius Vambery : Yaşamı ve Maceraları”nda Türkler'deki bazı vampir
inanışlarına da değinmektedir. Macar dilinin köklerini araştırmak amacı ile
Orta Asya’ya kadar derviş kılığında yolculuk eden Vambery’e göre: “
Osmanlılar’da yaygın bir inanışa göre vampirler ağaç kovuklarında gizlenirler
ve oralarda avlanırlarmış. Ele geçirilen vampirler kelleleri kesildikten sonra
bir çuvala konup denize atılırmış.”
“Cadılar hortlayan ölülerdir” diye açıklar Prof. Pertev Naili
Boratav ve ekler “Çokluk kadınların cadı olduğuna inanılır, ama erkeklerden de
cadılaşanların bulunduğuna kanıt belgeler vardır. Türk geleneğindeki cadı aşağı
yukarı Batı inanışlarındaki vampiri karşılar . Cadılar mezardaki taze ölüleri
çıkartıp ciğerlerini yerlermiş. Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre
eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman cadıcılar olurmuş.”
MEÇKE
Türk, Anadolu ve Altay halk inanışında, batı dillerindeki
karşılığı ile birebir örtüşen bir anlamla vampir demektir. Meçik de denir. Türk
halk kültüründe ve halk inancında kendine özgü bir vampir türüdür. Bazı yönleri
bütünüyle Türk kültürüne özgü olsa da Batı toplumlarının inanışlarına çok
benzeyen bazı özellikleri de mevcuttur. Örneğin tıpkı Nosferatu'da olduğu gibi,
"tağun" (yani veba) hastalığı taşıdığına inanılır. İnsanların kanını
emer, içlerinde büyür. Ölüm saçan kambur bir yaşlı kadın (veya bazen yaşlı bir
erkek) şeklinde düşünülür. Sözcük, biçmek (kesmek) fiili ile alakalıdır. Meç
Moğolcada maymun, Mes ise silah demektir. Türklerde masal ve söylencelerde
maymuna benzer varlıklara sıklıkla rastlanır.
DİNİ METİNLERDE VAMPİRLİK
YEHUDA’NIN İHANETİ
Judas İscariot, (İscariot latince katil anlamına gelmektedir)
olarak bilinen Yehuda’nın da İncil’de adı geçen ilk vampir olabileceğine
inanılıyor. Geleneksel vampir inanışına göre vampirlerin haç ve gümüşe karşı
hassasiyet göstermelerinin nedeninin de bu hikayeye dayandığı düşünülüyor.
Yehuda, geleneksel Hristiyan inancına göre İsa peygambere ihanet ederek onu
otuz gümüş sikke karşılığında ele veren bir havarisidir. Yehuda’nın nasıl
öldüğüne dair çok farklı inanışlar bulunmakla birlikte, bunlar içinde en
bilineni Yehuda’nın İsa’yı çarmıhta görerek duyduğu vicdan azabı ve korkuyla
kendini asarak intihar etmesidir. Öte yandan İncil’de ya da diğer kutsal
kitaplarda “vampir” sözcüğü hiç kullanılmamıştır
VLAD TEPES
III. Vlad namı diğer Kont Drakula, 1444'te, 13 yaşındayken
kardeşi Radu ile beraber, devşirme olması amacıyla Edirne'ye getirilmiştir.
1447'de babası II. Vlad Dracul ve ağabeyi Mircea'nın Macarlar'la savaş sırasında
ölmesinin ardından; Macarlar tarafından Eflak'ın başına getirilen II.
Vladislav'ı devirmesi için 1448'de yanına bir de ordu verilerek salıverilir.
Kardeşi Radu Osmanlılarla kalmayı tercih eder. Vlad, kraliyet ailesinin düşman
kolundan olan II. Vladislav'ı devirir ama tahttaki ikinci ayında yine Macarlar
tarafından Boğdan'a sürülür, II. Vladislav tekrar başa geçer. Üç sene sonra,
1451'de Boğdan prensi Bogdan'ın öldürülmesini fırsat bilerek Eflak'a döner.
Geçen süre zarfında II. Vladislav Macar komutan János Hunyadi'ye ihanet ederek
Osmanlı tarafına geçmiştir. Dracula'ya da Macarlar'ın tarafına geçmek düşer.
1456'da János Hunyadi ikinci Sırbistan seferine çıkarken Vlad da ikinci Eflak
seferine çıkar, II. Vladislav'ı öldürür ve başa geçer. Bu olaydan sonra meşhur
işkenceleri başlar. Tahta geçer geçmez ilk yaptığı işlerden birinin ülkesinde
yoksul insan kalmasın diye dilencileri ve yoksulları toplayıp bir yemek vermek,
ardından da hepsini diri diri yakmak olduğu söylenir. 1456'dan 1462'ye kadar
süren altı senelik hükümdarlığı sırasında kadın, çocuk demeden; kimi kaynaklara
göre 40 binden kimilerine göreyse 100 binden fazla insanı öldürtmüştür. 1462'de
Osmanlı İmparatorluğu'nun Eflak'ı topraklarına katması üzerine kaçmak zorunda
kalır, yardım beklediği Macar Kralı kendisini zindana atar. Osmanlılar,
Eflak'ın başına Vlad Tepes'in kardeşi Radu'yu getirir. Radu 1473'e kadar tahtta
kalır. 1475'teki ölümüne kadar geçen iki senelik sürede ise, rakip aile
Danestiler'den yaşlı Başarab ile Radu arasında tam altı kere el değiştirir .
Radu'nun ölümünden sonra bir buçuk sene kadar aralıksız tahtta kalan Basarab'ın
saltanatı, Macar krallığının desteğini almayı basarıp 3. Eflak seferine çıkmış
olan Vlad Tepes tarafından bozulur. Kazıklı, Moldova ve Transilvanya
ordularının da desteğiyle 3. kez, ancak ilki gibi yine yalnızca iki aylığına
tahta çıkar. Orduların Transilvanya'ya hareketini fırsat bilen Osmanlılar,
Kazıklı'yı devirir. Rivayete göre öldürülüp başı İstanbul'a getirilmiş, vücudu
Snagov'da bir manastıra gömülmüştür. Ancak manastırda 1931'de yapılan kazılarda
mezarın boş olduğu görülmüştür. 1897 yılında Bram Stoker ölümsüz eseri Dracula'da
Kazıklı'yı Kont Drakula adıyla diriltmiştir.







Doğaüstü varlıklar ve ruhaniyet ile ilgili tüm sorunlarınıza, yardım için bize ulaşabilirsiniz.
YanıtlaSilİnstagram: kevinletalis
Karanlığa ışık tutmak için buradayız.